Başını unuttuğum bir yazıya daha başlayayım dedim ama.. Nasıl başlayacağımı da bilmiyorum. Elbet gelir diye başladım yazmaya. Eceli gelen köpek ile cami duvarı misali. İstesen de, istemesen de başına gelecekler var. Geçmişler ve bu günler de var. Başınla ilgisi olmayan şeyler de var. Ağlamaklı olduğun günler de var. Üşüdüğün ve ısıtması için giydiğin montlar var. Seni ısıtmayan sıcak insanlar var. Hayattan soğutan sıcak biralar var. Ters yaktığın son sigaralar. Ömründen ömür götüren gülüşler. Ömrüne ömür katan kahkahalar. Pardon.. Onlar hiç olmadı gibi.
Üşümem gereken günlerden biriydi. Mont'uma tamamen sarılmış vaziyette ilerliyordum yokuştan aşağıya. Rüzgar çarpıp geçiyordu. Hissetmiyordum bile. Düşünceler arasından geçer gibi yalpalayarak yürüyordum. Bir insanın hasta olması gerekirse eğer böyle bir durumda. Montun içinde terlermiş. Fermuarını açarsın ve o engin rüzgar göğsünü yumruklamaya başlar. Rüzgarla olan bu kapışmamdan tabi ki mağlup ayrılmıştım. Ama hastalanmayı kötü bir şey olarak görmüyorum artık. Değişimin çağrısıdır o. Bedeninin daha da güçleneceğinin çağrısı. Nasıl yeni yerler keşfetmek için önce kaybolmak gerekiyorsa, bedenin güçlenmesi için önce yenik düşmesi gerekiyor. Ruh da böyledir. Önce derin yalnızlığa gömülür. Parçalanmaya başlar.. Tamamen soyulur.. Daha güçlü bir hale getirebilmek yalnızca bir ana bakar. Onu kaçıran akıl hastanesine yatırılır. Tam zamanında olanlar hala dışarıda. Her lütuf fedakarlık gerektirir. Aldığın her nefeste yaşamak için ölümü feda ederken, ölebilmek için tüm biriktirdiklerinden vazgeçmelisin. Dünyanın bize sunabileceği en büyük ve en son tecrübe ölümdür. Öyle büyük bir tecrübe ki, onu edinenler aramızda değil artık. O tecrübe seni kutsallaştırır. Bir gün yaşayabilmek dileği ile..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder