Ağır bir küf kokusu sarmış etrafımı. Bu gün kimin doğum günüydü ? Neyi unutmuş olabilirim kitapların arasında? Yavaşça yatağında doğruluyor ölü adam. "Sakın panik yapma!" diye bir cümle beyninde yankılanıyor. Odanın diğer köşesindeki bir çift ayak. Bir gün gideceğini kanıtlamıştı. Ayağa kalkıp odada yürümeye başladı. Odanın diğer köşesinden bir ses daha yankılandı beyninde.
"Sakın panik yapma!"
Sanki, yeni açılmış bir kutunun keskinliğini taşıyordu beynindeki ses. O sesin kime ait olduğunu düşünmemek için bir bardak viski doldurdu kendine. Bardaktaki kumral hatun. Sınırlarını zorlayan acı bir sıvı gibi yakıyordu boğazımı dudaklarının kırmızılığı. Gözlerini pencere camında gezdirirken, havada asılı duran cismin yanından geçip biraz daha yaklaştı dış dünyaya açılan gözlere. Hayatın anlamı bu üçüncü sınıf yıkılmak üzere olan otelin en rutubetli odasındaydı aslında. Hayatın bize sunamadıklarını sunarmış gibi bir duruşu vardı bu seksenlerden kalma tuğla odanın. Yalnızca sessizlik istediğini söylerken, kaderin onu sonsuza kadar susturacağından habersizdi. Çatlak duvarların belirsizliği arasında, tavanın alışılmışın ötesinde iki adet deliği vardı. İki kanca çivi ile doldurulmuş bu derin deliklerde gözlerini gezdirdi tekrardan. Kancaların ucunda büyük ipler sallanıyordu. İplerin birinde bir şaheser sallanıyordu. Yeniden beyninde yankılandı bir kaç cümle fazlası.
"Sakın panik yapma! Gel yanıma. Seninle ölümsüzlüğün can vermesini izleyelim."
"Sakın panik yapma! Gel yanıma. Seninle ölümsüzlüğün can vermesini izleyelim."
Soğuk kahverengi gözleri solgun bakan bir çift maviyle buluştu. Eski canlılığını özlüyor gibiydi sanki. Korku yoktu o maviliğin derinliğinde. Bir anlığına mavi bir evrende açtı gözlerini. Sanki her şey mavinin tonuydu. Kapalı bir hava bile ona artık açık maviyi anımsatamıyordu. Gri bulutların üstesinden gelebilirdi ama açık mavi bir gökyüzü onun derin yaralarına bir dirhem daha basıyordu kaya tuzunu. Öyle bir konumdaydı ki hem dünyanın merkezinde, aynı zamanda bir kara delikle sürüklenmiş gibi. Sessizlik... Onu boğmaya başlamıştı. Haykırsa belki mavilikten kurtulup biraz olsun siyaha çalan insanlarla tanışabilirdi.
Cebinden çıkarıp yaktığı sigaranın ucuna baktı. Ucundaki ateş. Küllerinden yeniden doğmak üzere olan bir Anka kuşunu andırıyordu. Kayıtsızca tüm hayatına yeniden başlayan bir Anka kuşu. Yaptığı hatalardan ders almış bir şekilde bir daha doğan ve aynı hataları yeniden yapacağını bile bile umutlanan. Çıplak bir şekilde bir rahimden dünyaya gelmek ve ardından bu kutsallığı üzerini örterek kirletmek gibi sanki. Alabildiğine yanlış. Alabildiğine sarhoş yaşamak. Sana kendi derinden daha çok ne yakışabilir ki? Ne yüzüne taktığın bin bir türlü maske, ne de şu anda boynuna geçirdiğin ip. Yanında durduğun bu kadın. Seni senden almak için değil. Seninle birlikte senliğinin arkasından koşmak için. Kendi benliğinden senin için vazgeçmiş bir kadın için kendinden vazgeçmek mümkün müdür ? Ya da doğru mu ? Kendisinden vazgeçmiş bir kadın beraber kaldığınız odada ipin ucunda asılırken üzerine daha ne kadar konuşabilirsin ki? Boynuna geçirdiğin ip kadar asilliğin kalmışsa eğer, düşmüş ruhuna yaptığın gibi ayaklarının altında hissettiğin iskemleden de vazgeçersin.
Aynı odada iki farklı ruhun an kavgasına şahit olan güneş ışıkları eski İran halısının üzerine iki çift ayak gölgesi düşüyordu en son. Son gördüğü şey solgun maviliklerin sahile vurduğu yerde canlı kalma mücadelesi veren bir çift kahverengiydi.. Anların arasında asılı duran iki ruh. İki rengin tezat birleşimi ile son nefesini bıraktı ciğerlerinden...
Cebinden çıkarıp yaktığı sigaranın ucuna baktı. Ucundaki ateş. Küllerinden yeniden doğmak üzere olan bir Anka kuşunu andırıyordu. Kayıtsızca tüm hayatına yeniden başlayan bir Anka kuşu. Yaptığı hatalardan ders almış bir şekilde bir daha doğan ve aynı hataları yeniden yapacağını bile bile umutlanan. Çıplak bir şekilde bir rahimden dünyaya gelmek ve ardından bu kutsallığı üzerini örterek kirletmek gibi sanki. Alabildiğine yanlış. Alabildiğine sarhoş yaşamak. Sana kendi derinden daha çok ne yakışabilir ki? Ne yüzüne taktığın bin bir türlü maske, ne de şu anda boynuna geçirdiğin ip. Yanında durduğun bu kadın. Seni senden almak için değil. Seninle birlikte senliğinin arkasından koşmak için. Kendi benliğinden senin için vazgeçmiş bir kadın için kendinden vazgeçmek mümkün müdür ? Ya da doğru mu ? Kendisinden vazgeçmiş bir kadın beraber kaldığınız odada ipin ucunda asılırken üzerine daha ne kadar konuşabilirsin ki? Boynuna geçirdiğin ip kadar asilliğin kalmışsa eğer, düşmüş ruhuna yaptığın gibi ayaklarının altında hissettiğin iskemleden de vazgeçersin.
Aynı odada iki farklı ruhun an kavgasına şahit olan güneş ışıkları eski İran halısının üzerine iki çift ayak gölgesi düşüyordu en son. Son gördüğü şey solgun maviliklerin sahile vurduğu yerde canlı kalma mücadelesi veren bir çift kahverengiydi.. Anların arasında asılı duran iki ruh. İki rengin tezat birleşimi ile son nefesini bıraktı ciğerlerinden...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder